Saturday, 31 December 2011

INCREDIBLE INDIA / 1. bölüm

GO Nerede'nin O'suna sevgilerimle...

25-26 Kasım 2011
British Airways’in 15:25’te Londra’dan havalanan uçağıyla Hindistan gezim başladı. Türkiye’den gelen arkadaşlarımla Yeni Delhi Indra Gandhi Havaalanı’nda buluşmak üzere Londra Heathrow’dan havalandım.

Delhi uçuşunun yolcularının çoğunluğu Vancouver’dan transit uçan Hintlilerdi. İkisi de iri yarı olan komşularım yüzünden yolculuk boyunca kollarımı yana oynatmam mümkün olamadı. Sol yanımda oturan dev, ailesiyle iki senedir ilk defa buluşmak üzere Delhi’ye gidiyordu. Aksi suratlı olsa da yoculuk boyunca fırsat buldukça benimle konuştu. Sağ yanımda ise 16 yaşında Vancouver’a kaçan ve yıllardır orada yaşayan otuzlu yaşlarında bir Sikh oturuyordu. Sohbet ederken çiftçi olduğunu, Vancouver’da şarap yapmak üzere yetiştirdiği on dönümlük kiraz bahçeleri olduğunu öğrendim.

Sağ yanımdaki komşum kuzeye gitmişken memleketi Punjab’daki Golden Temple’i görmeyeceğim için beni kınarken sol kolumdaki dev Delhi’li ise sürekli 10 günlük gezimin Hindistan için ne kadar az ve yetersiz kalacağına dair beni eleştiriyordu. Arkadaşlarımın çalışan insanlar olduğunu, senelik izin gibi mecburiyetleri olduğunu anlatmaya çalıştım ama beni dinlemediler. Şikayetlerinden kurtulmak için kulaklıklarımı takıp müzik dinlemeyi denesem de solumdaki dev benimle konuşmaktan vazgeçmedi. Tekrar geleceğimi söyleyerek şikayetleri biraz olsun azalttım.

7,5 saatlik uçuşun sonunda sabah 6 civarı Yeni Delhi Indra Gandhi Havaalanı’nda benden bir saat önce İstanbul’dan gelen arkadaşlarım Yıldız, Özgür, Özge ve Erkul’a kavuştum. Sarılıp hasret giderdikten sonra minibüsümüze atlayıp Yeni Delhi’deki otelimiz The Claridges’e geldik. Odalarımıza çıkıp birkaç saat dinlendikten sonra saat 11 gibi yerel rehberimizle buluşup şehir turuna başladık.

Yeni Delhi Indra Gandhi havaalanı ©Erkul Yazgan

Kavuşma anımız ©Erkul Yazgan

DELHI
İlk olarak Qutb Minare'yi gezdik. Bu ihtişamlı minare 11. yy’ın sonunda Kuzey Hindistan’ı yöneten, kelime anlamı köle olan “Memlük” hanedanının kurucusu Qutbuddin Aybak tarafından yaptırılmış, Hindistan’daki en uzun ve büyük minare. Namaza çağırma görevinden ziyade Hindistan’ın müslüman hükmü altına girmesini kutlayan 72,5 metre boyunda, sembolik bir zafer anıtı. Şehrin pek çok noktasından görünen bu etkileyici yapı, Türk asıllı Qutbuddin Aybak’ın küçük bir çocukken kaçırılıp köle olarak satıldıktan sonra Hindistan’ın ilk sultanı olmaya uzanan ve binbir gece masallarından birini andıran efsanevi hayat hikayesine yaraşır güzelikte.


Qutb Minare

Minarenin üzerindeki muhteşem taş işçiliği kaligrafiler

Ve hiç bir hikayede protogonistin antagonistsiz var olamayacağını düşünürsek Qutb Minare’nin karşısına kendisinden biraz ötede yer alan Alai Minare’yi koyabiliriz.

Alai Minare’nin yapımına Halaci hükümdarı Alauddin Khilji’nin saltanatı döneminde başlanmış. Kendisi Moğol akınlarına karşı yaptığı savunmalarla iyi bir stratejist ve kumandan olarak övülse de insanlık kavramından nasibini pek alamamış olacak ki sultanlık kariyerine oldukça canavarca bir vakayla adım atmış. Kendisi çok seven, büyütüp yetiştiren amcası, aynı zamanda kayınpederi olan sultan, Alauddin’in yeni kazandığı askeri zaferi tebrik etmek üzere Kara’ya geldiğinde, gözünü taht hırsı bürüyen Alauddin onu kalleşçe öldürmüş. Allauddin, Delhi’ye girip saltanatını ilan ettiği haberini halkla paylaşırken, amcasının kellesi de Alauddin’in askerlerinden birinin mızrağına saplı olarak halkı selamlıyormuş.

Bu hırslı sultan, Qutb Minare’nin iki katı eninde ve iki katı boyunda bir minare inşaa ettirerek onu gölgede bırakmayı aklına koymuş. Lakin talihin cilvesi olacak, kulenin yirmidört buçukuncu metresinin bitip yirmibeşinci metresinin tamamlanmasına ömrü yetmemiş. Arkasında da pek seven bırakmamış olacak ki, Qutb Minare’yi geçmenin aşırı hırstan başka bir şeyle açıklanamayacağını düşünen aklıselim kişiler, inşaatı öylece yarım halde bırakmışlar. Alai Minare’nin kaba ve eksik gövdesini bugün hala Qutb Minare’nin 50 metre ötesinde görmek mümkün.

Qutb kompleksten çıkınca 16. yy’da inşaa edilen Hümayun’un türbesine gittik. Hümayun’un ölümünün ardından dul eşi Hamida Banu Begüm tarafından yaptırılan yapının mimarisinde Semerkant’taki Timur türbesinden esinlenilmiş ve Hümayun’un türbesi de yıllar sonra Taj Mahal’e esin kaynağı olmuş.

Hümayun'un türbesi. ©Erkul Yazgan


 Erkul ekiplere kırmızı kabloyu kesmelerini söyleyip türbeyi kurtardıktan hemen sonra. ©Erkul Yazgan


Hint palmiye sincabı Delhi ve Rajastan'da çok yaygın. Delhi semalarında bu sincaplarla beslenen pek çok şahin de var.

Hindistan’daki insanların çoğunluğunun ceplerinde taksiye verecek paraları bulunmuyor. Ama bu fakirlik içinde de mikro bir ekonomi yaratılıp, taksi yerine geçebilecek ihtiyaca uygun taşıma araçları yaratılmış. İnsan gücüyle çalıştığı için uygun fiyatlı olan ve Rickshaw denilen çekçeklerle, çılgın trafiğe dalarak şehir turu yapmak Delhi’nin ruhunu ve kaotik yapısını anlamaya oldukça yardımcı olacaktır.

Bizler de türbeden çıkınca önü bisiklet arkası iki kişilik koltuk olan bu çekçeklere atlayıp önce arapsaçı olmuş otoyola, ardından da kalabalığın izdiham halinde aktığı Chawri çarşısına dalıp Jama Mescid’e doğru yola koyulduk.

Rickshawlarla Chawri çarşısında ilerliyoruz. ©Erkul Yazgan


Hindistan'da mal taşımak için çoğunlukla bisiklet kullanılıyor.

Hatta bazen kamyon yerine de tercih ediliyor.

Moto Rickshawlar taksi ve dolmuş olarak kullanılıyor.

Motorsikletle ailecek seyahat etmek çok normal. Bir motosiklete beş kişi binenleri dahi gördük. 

Tata yerel pazardaki taşıt probleminin çözebilmek için 2008 senesinde billboarddaki Nano modelini piyasaya sürdü. Büyük umutlarla 2.000 dolardan satışa sunduğu bu yeni model maalesef beklenen pazar payına ulaşamadı.


Hindistan’in en büyük ve en önemli camiisi olan Jama, yani Jummah, yani Cuma Mescit, Taj Mahal’i de yaptıran Şah Cihan tarafından yaptırılmış. İlginçtir, caminin imamları bugün hala Şah Cihan tarafından ilk imam olarak seçilen kişinin soyundan gelenlerden seçiliyor.

Jama Mescid'in önünde ben, Yıldız ve Özge. ©Erkul Yazgan


Kalabalık cuma günlerinde merdivenlere taşan cemaatin namaz kılacağı alanlar, kargaşayı önlemek için beyaz boyalarla işaretlenmiş.


Camiiye gelenler avludaki havuzdan abdest alıyorlar. ©Erkul Yazgan


Huzura doğru.


Fotoğraf çekerken arkamızda daima seyircilerimiz oluyordu.


Tam ekip ©Erkul Yazgan

Çıkışta rehberimizin ısmarladığı samosalarla açlığımızı biraz bastırdıktan sonra Mahatma Gandhi Memorial’ını ziyaret ettik.


Gezi boyunca sokaktan yediğimiz tek yemek olan samosalar ve bizi şaşkınlıkla seyreden Özgür. ©Erkul Yazgan

Rehberimizin bize önerdiği turistik bir mağazaya uğrayıp, Yıldız’a arkadaşlarının düğününde giymek üzere nefis turuncu bir sari aldıktan sonra otele döndük.

Otelde biraz dinlendikten sonra pek çok insandan methini duyduğumuz, Hindistan’in en iyi restoranlarından biri olarak geçen ITC Maurya Hotel’in içindeki Bukhara’ya kebap yemeye gittik.

Vejeteryanlık Hindistan’da çok yaygın, bu yüzden genel olarak ana menüler vejetaryan seçenekleri gösterirken bizim gibi karnivorlar için olan menülerin üzerinde Non-Vegeterian ibaresi yer alıyor. Bukhara bir kebapçı olmasına rağmen burada da vejeteryan seçenekler çok fazlaydı. Tabii ki etli kebaplarda dana eti kullanılmıyor, malumunuz Hindistan’da dana yenmiyor. Lakin koyun ve tavuk etinden yapılma kebaplar o kadar başarılıydı ki günler boyu aklımızdan çıkaramadık, karnımız her acıktığında Bukhara’nın kebaplarını andık.

 Bukhara'nın nefis kebapları.


27 Kasım 2011 Pazar
Erken kalkıp oteldeki kahvaltının ardından günün büyük bölümünü alışverişe ayırdık. İlk durağımız Yıldız’ın bir önceki Hindistan gezisinde de uğradığı Dilli Haat idi. Burası içersinde pek çok küçük dükkanın yeraldığı bir açık hava pazarı. Çok uygun fiyatlara, çok çeşitte hediyelik eşya, kıyafet, geleneksel hint el sanatı objeleri bulmak mümkün. Pazarlık kabiliyetiniz varsa fiyatları rahatlıkla daha aşağı çekebilirsiniz.

  Dilli Haat'tan bir tezgah. ©Erkul Yazgan

©Erkul Yazgan

Dilli Haat'taki dansçılar. ©Erkul Yazgan


Filler ve Özge. 


"Yorumsuz!" ya da "Özgür nerede yahu?" isimli kompozisyon.

Daha sonra Erkul ve Özge’nin “Love Travel” isimli, Fiona Caulfield tarafından lüks gezginlerine yönelik olan yazılmış Hindistan rehberinde önerilen mağazaların bir bölümünün yer aldığı N-block Market’e (Greater Kailaj part 1) gittik. Özellikle Fabindia ve Anokhi, Delhi gibi kaotik bir şehirde şık, ferah ve düzgün sunumlarıyla insanın içini açan iki mağaza. Burada uygun fiyatlara kaliteli giysi, hediyelik ve ev eşyaları bulunabiliyor.

Hindistan gezimizdeki programlardan biri de Yıldız’ın NYU’dan arkadaşları olan Prasun ve Saumya’nın düğünleriydi. Alışveriş faslını bitirdikten sonra düğünden öncesi damadın ailesi tarafından düzenlenen kokteyl partiye katıldık.

Saumya ve Prasun tebrikleri kabul ederken. ©Erkul Yazgan

Damat tarafı kız tarafına kendini danslarla tanıtıyor. ©Erkul Yazgan

Ağır toplar sahnede. Sol tarafta damadın annesi. ©Erkul Yazgan

©Erkul Yazgan

Hintliler düğün ve davetlerde çok fazla çeşit yemek olmasını önemsiyorlar. Öyle ki her bir yemekten tatlı kaşığı kadar alsanız (ki ben öyle yaptım) tıka basa doymanız mümkün. Ama davetlerdeki genel adetleri yemeği gecenin en sonunda yemek. Tabii alışveriş yaparken öğle yemeğini atlamış olduğumuzdan kokteyle geldiğimizde hepimiz açlıktan kıvranmaya başlamıştık. Neyseki Prasun’un kankası halimizi anladı, kanepe dolaştıran garsonları bize yönlendirmesiyle kısa zamanda açlığımızı bastırdık.

Karnımız doyunca damadın ailesindeki herkesin tek tek sahneye çıkarak eğlenceli danslarla kendilerini kız tarafına tanıtmalarına şahit olduk. Bu gecede en çok eğlenen, kimi utana sıkıla, kimi dansçı doğmuşçasına büyük bir coşkuyla dans eden müstakbel kayınlarını sahnenin en önündeki yerinden izleyen gelin kızımız Saumya idi tabii ki.

28 Kasım 2011 Pazartesi
Sabah 5’te uyanıp Shatabdi Express’in 6.30 treniyle Agra’ya doğru yola çıktık. Trende aç kalırız korkusuyla kahvaltılık sandviç siparişlerimizi otele geceden vermiştik. Ama Shatabdi Express’in first class vagonunun servis kalitesi hepimizin beklentilerinin ötesine geçti doğrusu. Yolculuk boyunca, güllerle başlayan, gayet lezzetli yiyecek ve içeceklerle devam eden, ardı arkası kesilmeyen servisler yapıldı. Otelden aldığımız kahvaltılık sandviçler trendeki kahvaltı ve ikramların yanında oldukça sönük kaldılar.

Geceyi tren garında geçiren Hintliler. ©Erkul Yazgan

2 saatlik tren yolculuğuyla Agra’ya vardık. Trenden indiğimizde Far’n Away’in ayarladığı minibüs ve rehberimiz bizi karşıladı. Aşırı düşünceli olduklarından, birer kahve içip tren yolcuğunun yorgunluğunu atabilmemiz için bizi yarım saatliğine  şehir merkezindeki bir otele götürdüler. Otelde yerel rehberimiz Prakesh’le buluşup Taj Mahal’e doğru yola çıktık.

Taj Mahal
Taj Mahal, Babürlerin beşinci hükümdarı Şah Cihan tarafından çok sevdiği eşi Mümtaz Mahal için yaptırdığı muazzam bir türbe.

Şah Cihan ve Mümtaz Mahal’in efsanevi aşkı, Şah Cihan 15, Mümtaz Mahal ise 14 yaşındayken başlıyor. Birbirlerine ilk görüşte aşık olan çiftimiz, mutlu bir evlilik sürebilmeleri için saraydaki astrolojistlerin verdikleri tarihi beklemeleri şart olduğundan ancak beş yıl sonra evlenebiliyorlar. Şah, diğer iki eşi nedeniyle poligamik gibi dursa da tarihçilerin anlatımlarına göre ikisinden de eşlik görevi farzettiği birer çocuk sahibi olduktan sonra onlarla olan ilişkisini kesiyor. 

Taj Mahal'e ilk bakış. ©Erkul Yazgan

Birbirine obsesyon derecesinde bağlı Şah Cihan ve Mümtaz Mahal yıllar boyunca, ne savaşta ne barışta birbirlerinden ayrılmıyorlar. Mümtaz Mahal kocasının gittiği her çatışmaya onun kampıyla birlikte gidiyor. Aşırı yoğun bir aşkın içinde boğuşan bu mutlu çiftin mutlulukları Şah Cihan bir isyanı bastırmak üzere Buhranpur’dayken son buluyor. Mümtaz Mahal 14. çocuğunu doğururken vefat ediyor. Şah Cihan son nefesinde sevgili eşinin kulağına fısıldayarak ona muhteşem bir türbe yapmaya söz veriyor.

Mümtaz Mahal’in ölümünden sonra inzivaya çekilen Şah Cihan, bir sene sonra insan içine çıktığında onu görenler, saçları beyazlaşmış, kamburlaşmış ve suratı yaşlanmış bu adamın aynı insan olduğuna inanmakta zorlanıyorlar.


İnzivadan çıkar çıkmaz söz verdiği türbe üzerine çalışmaya başlıyor Şah. Yaptıracağı yapının, cennetteki evlerden biri kadar güzel olmasını, ilahi bir yansımayı dünyaya taşımak istiyor. Taj Mahal’in 22 yıl süren inşaa sürecinde 20.000 İranlı, Fransız, İtalyan, Türk, Hintli işçi, usta ve zanaatkar çalışıyor. Ayrıca Hindistan’ın her köşesinden ve Orta Asya’dan materyal taşımak için dozer görevi üstlenen 1.000 fil kullanılıyor. Zamanında 32 milyon rupee’ye malolan yapının maliyeti, günümüzdeki kura çevrildiğinde 1 milyar doları aşıyor. Türbenin ana iki mimarından biri İranlı Üstad İsa, diğeri ise Koca Mimar Sinan’ın öğrencilerinden İsa Muhammed Efendi.

Şah Cihan yapının planında aradığı ilahi güzelliğe, dünyasal düzende pek  rastlanmayan kusursuz simetriyi kullanarak ulaşacağını düşünüyor. Bunun için  Taj Mahal’in dört yanı ayna gibi birbirinin aynı inşaa edilip, dört simetrik minare ile de taçlandırılıyor. Taj Mahal’in meşhur fotoğraflarından hatırlayacağınız üzere yapının önünde uzanan havuza vuran yansımayla simetri ikiye katlanıyor. Ayrıca yapıdaki tüm dekoratif süslemeler yine simetrik olarak işleniyor. Şah Cihan’ın simetri takıntısı o kadar ileri boyutta ki Taj Mahal’in bir yanına yaptırdığı caminin bir eşini de denge bozulmasın diye diğer yana yaptırıyor. Tabii bu ikinci yapı, ilkinin ayna karşılığı olduğu için kapısı Kabe’ye bakmıyor ve işlevsiz kalıyor. Mümtaz Mahal’in mezarı bu mükemmel simetrideki yapının tam olarak orta noktasına yerleştiriliyor.

Peki Şah Cihan aradığı simetriye ulaşabiliyor mu? Tam olarak değil…

Yıllar boyunca yakalamaya çalıştığı o kusursuz dengeyi bozan tek unsur en sonunda bizzat kendisi oluyor. İktidarını devirip yerine geçen oğlu Alemgir, ölümünden sonra babası Şah Cihan’ı, Taj Mahal’in tam ortasında yer alan annesinin yanına defnedince bu ilahi simetri bozuluyor.

Gün batımında Yamuna nehri tarafından Taj Mahal.


Ziyafete koşan maymunlar.

Dindar Hindular özellikle salı günleri maymunları beslemeye özen gösteriyorlar. Hinduizm'de gövdesi insan kafası maymun olan ve gücü temsil eden Hannuman isimli bir tanrı da var.

Taj Mahal’i gezdikten sonra sırada Agra Fort vardı. Agra Port uzun surlarla korunan ve birkaç Babür şahı boyunca mimarisi gelişmeye devam etmiş etkileyici bir yapı. Surlarının etrafını saran şimdinin tozlu ve boş hendekleri, zamanında saldırılara karşı korunmak için Yamuna nehrinin sularıyla doldurulup, içersinde vahşi timsahlar beslenirmiş.

Agra Fort ©Erkul Yazgan

Yapımına Babür şahlarından Akbar zamanında başlanan kalenin surları ucuz ve yerel olduğu için ekolojik bir malzeme olan kırmızı kum taşından yapılmış. Bu surların Agra Fort’un en etkileyici kısmı olduğunu söyleyebilirim. Sonradan iç kısımlara eklenen, pahalı mermerle yapılmış saray bölümleri zamanında sükse yapsa da bence masif ve parlak kıpkırmızı surların yanında gölgede kalmışlar.

Agra Fort’tan ayrılıp gün batımında bir kez daha Taj Mahal’i izlemek üzere nehrin karşı yakasına geçtik.

Yolculuk boyunca benimle fotoğraf çektirmek isteyen Hintlilerin yoğun ilgisine maruz kaldım. ©Erkul Yazgan


Taj Mahal'de karşılaştığımız Tayland'lı rahipler. Biz onlarla bir fotoğraf çektirdikten sonra rahipler de benimle bir fotoğraf çektirmek istediler. Sarışın kıvırcık saçlıysanız Uzak Doğu'da oldukça popüler olabilirsiniz. ©Erkul Yazgan

Günbatından sonra sabah uğradığımız otele dönerek akşamki tren saatini bekledik. Bu arada zavallı Yıldız, hayatında yaşadığı en korkunç migren ağrılarından birini geçirdi, neyseki otelde ve trende birkaç saat dinlendikten sonra kendine gelebildi. Shatabdi Express’in akşam ikramları sabahki kahvaltıdan da zengindi. 4 çeşit ana yemek, naan, turşu, iki çeşit tatlı ve meyveyle muazzam bir servisti. Shatabdi Express’in birinci sınıf vagonunu Delhi’den Agra’ya gidecek herkese şiddetle tavsiye ederim. Hindistan’ın kelimelerle ifade edilemeyecek, ancak yaşayan bilir diyebileceğim o korkunç trafiğine maruz kalmadan huzurla yapılabilecek bir yolculuktu.

Migrenle boğuşan zavallı Yıldız ve üvey kız kardeşleri. ©Erkul Yazgan

Monday, 14 November 2011

İLK MİSAFİRLERİMİZ VE İKİ DİVA

Evimize yerleşeli bir ay oldu. Evin gerekli eşyalarını, eksik gediğini ve tv, telefon, internet gibi servislerini bağlatmaya çalışırken İngilizlerin ağırkanlı yönünü de keşfediyoruz. Burada herşey aşırı sakin, yavaş bir tempoda ilerliyor. Acil kelimesi telaffuz edilmiyor. Zaman, Türkiye’dekinden oldukça farklı akıyor.

Evden geç çıkan önceki kiracılar, bir türlü tamir edilemeyen bozuk bulaşık makinesi, internet için haftalar sonrasına randevu veren Sky, ilk hafta unutulduktan sonra diğer hafta kargoda kaybolan ve bir türlü gelemeyen yemek takımı, ev sahibimizin gaz ve elektrik saatlerini okumayı sürekli unutması ve daha pek çok küçük aksilik… En ufak şeyin aşırı acil, hayat memat meselesi olarak ele alındığı Türk reklam sektöründe çalışan iki insan olarak, tüm aksilikleri ve gecikmeleri “kabul edilemez” olarak görüp bir süre ortalıkta asabi asabi dolaşsak da zamanla duruma alışmaya başladık. 

Spitalfield’daki tavşanlar. Paul Cox’un insana mutluluk veren diğer heykelleri için şu linke bakabilirsiniz.

Yeni evimizde ilk misafirlerimiz sevgili arkadaşlarımız Seden ve Erkul oldu. Aniden soğuyan Londra havasıyla hepimiz biraz nane molla olsak da bu dört günlük ziyaret çok güzel geçti. Beraber Shoreditch pazarlarını dolaştık; evimizin biraz ilerisindeki Lordship Lane caddesinin lezzetli lokanta ve pub’larını keşfettik; Royal Academy’nin düzenlediği Macar fotoğrafçılar sergisini gezdik; benim Londra’daki favori mekanım olan Wolseley’de öğle yemeği yedik.


İskoç heykeltraş Kenny Hunter’in bölgeye yerleşen göçmenleri sembolize eden ve 45 bin Pound’luk Spitalfield Heykel ödülünü kazanan eseri. 











Bricklane'den çok beğendiğim bir grafitti

Bricklane'de dolaşırken gözlerinizi iyice açmakta fayda var. Minyatür bir başka grafitti.


Bir tane de Camden'dan.


Hayward Galleri’nin üstündeki samandan mamul dev tilki. Londra'da tilki zengini bir şehir. Geceleri sık sık bizim evin önünde de görüyoruz. 


Wolseley
Wolseley, Londra’ya gelenlerin mutlaka uğraması gereken bir restoran. 20. yüzyılın başında Wolseley arabalarının showroom’u olan tasarlanan mekan, şirketin iflasıyla bu amaca maalesef sadece 5 sene hizmet edebiliyor. Uzun bir süre Barclays Bank’ın Picadilly şubesi olan mekan, 2003’te restorana dönüşüyor.

Erkul, Seden ve Wolseley'in çay salonu.

Wolseley, etkileyici Art Deco atmosferi, gümüş yemek takımları, ünlü ve varlıklı konuklarıyla insanı günlük koşuşturmacasının dışında farklı bir zenginlik diyarına taşıyor. Rezervasyon yaptırmadıysanız ana yemek salonunda yer bulmanız zor olabilir ama girişteki çay salonunda hemen her zaman yer bulmak mümkün. Tatlı ve çayla arası iyi olmayanlar leziz salata, istridye, sandviç çeşitlerini tadabilirler. Akşam yemeği için için oldukça pahalı bir yer olsa da, 5 çayı ve kahvaltı için makul fiyatlı bir restoran olduğunu söyleyebilirim. Wolseley Ritz Otel’in hemen yanında, 160 Picadilly’de.


2 Diva
Sevgili Seden ve Erkul’un bize yaptıkları ziyaretin en önemli iki olayı Amy Winehouse’un evini ziyaretimiz ve Adele’in Apollo’daki konseriydi tabii.

Arı kovan topuzlarıyla meşhur iki muhteşem İngiliz diva… Biri aşk acısından gelen esinle yaptığı muhteşem şarkılar ve harika sesiyle zirveye yükseldi. Diğeri acı aşkı sayesinde tanıştığı uyuşturucu yüzünden hayata veda etti.

Pazar günü Seden’in özel isteği üzerine Amy Winehouse’un Camden’daki evini ve müdavimi olduğu Hawley Arms isimli pub’ı ziyaret ettik ve kadehlerimizi Amy şerefine kaldırdık. Bu muhteşem müzisyenin ölümü maalesef Oğuz’la benim Londra’ya gelişimizin dördüncü gününe denk gelmişti.


Amy Winehouse'un evinin önü hala yoğun şekilde çiçekler bırakıp mum yakan hayranları tarafından ziyaret ediliyor. 

Pazartesi günüyse Adele'in Hamersmith Apollo'daki konserindeydik. Özellikle Erkul'un sıkı hayranı olduğu bu muhteşem sesli, tatlı ve tombul kız, Vogue, The Gentlewoman ve Q gibi pek dergiye gencecik yaşında kapak olmayı başardı. Yazdığı neredeyse tüm parçalarının en büyük esin kaynağı ise kendisini terkeden eski erkek arkadaşı. Bu bilgiyi de konser sırasında hemen her parçadan önce hatırlatmadan duramadı. 




Konser sırasında Adele’in şarkı söylemediği zamanlar da tatlı tatlı konuştuğunu, böylece ağzı hiç durmayan bir insan olduğunu öğrendik. Beğenmediği bir bölüm yüzünden özür dileyerek söylediği parçaya yeniden baştan başlaması, bir başka parçayı yarıda kesip sağlık ekiplerine bayılan bir izleyicinin yerini tarif etmesi ve Türk sanat müziği söyler gibi ellerini göğsünün üzerinde tatlı tatlı birleştirip, minik hareketlerle tempo tutuşu Adele’i daha bir sevmeme neden oldu.





video

Bu güzel konsere vesile olan Erkul’a sevgilerimle…



(Not: İnternetimiz hala bağlanmadı, USB modemin limitli interneti yüzünden bu blog yazısını bir ay gecikmeli olarak yükleyebildim. Blog’a ne oldu diye soranların bilgisine… )